poetika
deneme,şiir
2009/06/28
Söğüt Gölgesi Tren İstasyonu
Sonra da ekler henri bergson
birmingham’da 911’de
“dikkat bir bekleyiştir”
beklerken fark edilir boşluklar çünkü
boşluk ve boşluğun dönerli gözleri
beklerken yoğruldu benim dinim diyor
yaşlandı kıllarım sarktı torbada yüküm
ilaçsız bir yudum su içmek
gibi şifasız beklemek
mevsim bir daha dolaşıyor aramızda
arasına kıstırıyor ışık su sızı arasına
yengeç gerekirse akrep arasına diyor
karşılıksız anne arasına
kumda saklı yumurtalarını bekleyen hayvan
beklerken fark edilen hayvan
bu yüzden
beklemek diyor sarkıyor içe
sarkıtıyor gençlik derilerini benekliyor
o ân getiriyorum aklıma beklerken
saçlarını uzunca kıpkırmızı kestiriyorduk
(yıldızlı da kestirirdik
kâlpli yapraklı
elmalı
zenci bazen)
durağın yanındaki yahudi parkta beklerdim
geldiğinde ipince taşınırdım okşamana
kokuna gencecik...
kravat nasıl bağlanır diyor
babam da öyle abanırdı tarlaya
kızıla duran göğe.
su diyor beklerken beyaz ve renksizdir
bebek gülüşlerinden mamûl
yumuşak ve masmavidir
yakışıklı
ve bıçkın durduğu yere
geliyor diyor sonunda beklenen tren
cami avlusuna güvercine
iskeleye
hastaneye
söğüt gölgesine...
www.cemaat.com
Yüzüğün Parmak Takıntısı
- Hey hey, tamam dur bakalım bana okuduğun nedir bu? Şu cümlelere bir bakar mısın, ne kadar uzun ve dağınık sanki. Bir başlamış fakat nerede ne vesile ile biteceği belirsiz. Bırak bana bunları okumayı da sadece üzerine konuşalım ha, ne dersin?
- Olur, hayhay. Evet bu, benim henüz kaleme aldığım, konusu ‘yüzük’ olan bir öykü çalışması. Son noktasını koyup bitirmem lüzum ediyor. Bu yüzden sana okuyacaktım ki, varsa bir eksiği giderelim.
- Anladım. İyi de, neden yüzük?
- Bir dergi, her ay belirlediği nesne veya eşya ile ilgili güzel dosyalar hazırlıyor. Bu ayki dosya, yüzük üzerine çalışmalardan oluşacak.
- Dur, yavaş ol bakalım. Yahu, insan yüzük ile ilgili ne yazabilir ki?
- Bak, bunu bilebilmek için üzerinde üç- beş dakika konuşmamız kafi, göreceksin ki ne çok şey bulacağız. Ve hatta yanılmıyorsam sendin değil mi, annene hediye ettiğin yüzüğün onun vefat etmesiyle tekrar sana geçtiği fakat, evlenmeden önce nişanlına takacağın yüzüğe paran çıkışmadığı için o yüzüğü satmak zorunda kalan?
- Ah!, neden bunu hatırlattın ki şimdi bana. Evet, tam olarak böyleydi. Sanırım öyle çok hikayeleri vardır ki insanların yüzüklerle. Onlar sadece parmaklara takılan aksesuarlar değil. Bir sürü anlamlar ve değerler takmış oluyoruz parmaklarımıza baksana!
- Kesinlikle öyle dostum. Ben biraz yoğunlaştığım vakit gördüm ki hatıra ve anılar sağlı sollu kaç koldan sarmakta etrafımı. Bir süre sonra baktım bir güzel öykü yer etmekte zihnimde. Kağıdı ve kalemi elime aldığım da ise işte az önce sana tamamını okuyamadığım hikaye çıkıverdi ortaya. Müsaade edersen bari geri kalan kısmını anlatayım, herhalde merak ediyorsundur… yüzündeki ifadeden öyle anlaşılıyor ki devam edebilirim. Lakin uzun uzadıya anlatacağımı sanma, sana okumak isteyişim hevesini yitirdi bende…
Az önce bahçeden içeriye giren genç adam nişanlı bir delikanlıydı. Yalnız yaşıyor, önünde avlusu ve genişçe bahçesi olan o evde. Anne ve babasını erken yaşlarda kaybettikten beri dedesinden kendisine miras kalan evde hayatını sürüyor. Ve de nişanlı henüz. O gün odaya bu duygu yoğunluğu içinde girince, aklına yıllardır geciktirdiği ve aslında çok da merak ettiği bir şey yapmak geliyor. Neydi bu istediği şey? Evet, kendisinden önce ve dedesinden de sonra kimsenin açmaya niyetli olmadığı bir sandık var. Nerede? Yıllardır orada bulunduğu tavan arasında tabi ki. Baba bu sandığı açmıyor çünkü, dedeyle yani babasıyla sorunlu yaşamlarını bir birlerine kırgın halde sonlandırıyorlar. Nedenine gelince yasak bir aşk diyebiliriz buna. Genç adam sandığı açtığında bir mektup ve küçük bir takı kutusu buluyor. Ama tam burada bir gizem başlıyor. Mektup oğula değil de toruna hitaben yazılmış. Yaşlı adam bilmiş olmalı oğlunun bu sandığı açmayacağını. Daha da mistik yanı şu bu öykünün. Kutunun içinden bir yüzük çıkıyor fakat sıradan bir yüzük olamaz, tahmin edersin ki. Yaşlı adamın Nur-u Osmaniye Camii’nin avlusundan geçince hemen sağ çaprazda bir kuyumcu dükkanı varmışmış. Müşterilerinden saraylı dul bir hatunla gönül ilişkileri tüm ailenin kulağına da çalınmış vaktiyle. Yüzüğün içinde biraz dikkatlice bakıldığında bir ismin kazınmış olduğunu gören genç adam şaşkınlıktan sendeleyiveriyor bir ara. Niye mi? Dostum düşünsene yüzükteki isim nişanlısının ismi de ondan. Bu kaşlı harikulade olduğu besbelli yüzüğün bir yüzük olmaktan apayrı tarafı olmalı. Oğluyla ve eşiyle girdiği münakaşaların neticesinde yüzüğü saklamış olmalı diye düşünebilirsin ki, hayır bence bu değerli yüzüğü kabul etmemiştir dul kadın. Neden kabul ettiğini biliyor değilim, sezgilerim bana bunu işaret ediyor yalnızca. - Bırak afaki değerlendirmelerini bir yana, hepsini kendine sakla. Hayır, şimdi asıl merak ettiğim şey mektup oldu. Dede torununa hitaben yazdığı mektupta neler yazmış söylesene. Ayrıca yanlış anlamadım değil mi, dede ile torunun sevdikleri kadınların isimleri aynı.
- Tamam madem istediğin bu, ondan da bahsedeyim biraz. Ha evet, isimler aynı. Şimdi, mektup sevgili torunun henüz doğumu ile kaleme alınmış. Yüreğindeki sıkıntı ve zihnindeki sorunların dağıldığı bir bahar rüzgarına benzetilmiş dünyaya yeni gelen bebeğin doğum sevinci. Oğlu ile arasında giren soğukluğun ve mesafelerin aşılması bebek sayesinde mümkün olacakmış havasını estiriyor yaşlı adam satır aralarında. Ve çok geçmeden yüzük ile bilgileri bir bir anlatmaya koyuluyor. Çok ilginç, bak nasıl başlıyor yüzük bahsi, okuyorum.
“ İnsanda el, elde parmak, parmakta yüzük dönüyor işaret ediyor yazgı sahibini…”
Ve bak, rasgele işaretlediğim yerlerden devam ediyorum okumaya.
“Hususiyetle mücevherlerin, envai türlü takıların imal edildikleri madenlerin tabiatta az ve nadir bulunur olduklarından ötürü zaten kıymet biçtiğimiz şeyler olmaları bir yana, bizim kaderimizle bütünleştikleri yerde esas anlam ve değere kavuşmaları sebebiyle de apayrı mana dünyasının kapılarını açarlar bizler için.”
“ Yüzük görmemiş parmaklar olduğu gibi, parmağını da bulmak isteyen yüzükler olagelmiştir oğlum. İşte bu yüzük asıl sahibini senin vesilenle bulacağını bana ilham etmeseydi nereden bilebilirdim, bu gün biliyor olduklarımı…”
- Benim öyküm kaba hatlarıyla bu kadar, senin bana iletmek istediğin şeyler varsa dinlemek isterim dostum.
- Tabi ki söylemek istediklerim var fakat, benim bir ricam olacak sana. Umarım beni kırmazsın. Gel, en başta yaşadıklarımızı bir süreliğine unutalım ve sen bana ta başından alarak hikayeyi okusana, lütfen.
- Ee, ne yapalım, öyle olsun bakalım. Dinliyor musun?
“İkindi sonrası kalabalık dağılmış, hemen birkaç adım ötede akşam, güne ait tüm hay huyların; gürültü ve şamataların bölünür parçalanırken önce yükselecek sonra ise kapalı boş bir odanın tahta zeminine tek tek dökülecek olan parçalarının sonuncusunu bekleyen yaşlı bir efendinin sabırsızlığı içinde biraz sonraki koyu sessizliği kolluyor gibiydi.”
- Şey, özür dilerim araya girdiğim için. Yahu bu hikayenin adı neydi sahi?
- Adı mı?
Yüzüğün Parmak Takıntısı.
lamure dergisi
menteşe balığı
‘Dört duvarla çevrili odanın içe açılan, dışa kapanan kemerli kapısının gıcırtıları, bir kağıtmışçasına gecenin koyu karanlığını yırtıyorken, yırtığın açtığı aradan sabah tümüyle görünene dek süreceğe benziyordu gıcırtılar…’bir menteşe öyküsüne bu şekilde başlayacak olsam, sözü hiç uzatmadan ne yapar eder, şu cümleyi bir yerinde sarf ederdim bu öykünün: Efendim, bir duvar için kapı ne demekse, menteşe de aynen o demektir kapı için.
Menteşe, üzerine bir yazı kaleme almak istediğimizi hissettiğinde, yağı eksik bile olsa, gıcırtının lafını dahi ettirmeyecek gibi gelir bana. Lakin bir parça düşününce görüyorum ki, her gıcırtının, neresinden bakarsanız bakın, bir menteşe ile akrabalığı vardır eni sonu.
Farsça kökenli bir kelime menteşe. Kapılar, pencereler, dolaplar, çeşitli mobilya ve neredeyse kapaklı bütün nesnelerin en mühim aksamı olmuştur, keşfedileli beri. Misal, menteşesiz bir kapı ve pencerenin, kapı ve pencereliğinden bahsedebilmek ne mümkündür. Gündelik hayatların curcunasında, ben buradayım diye bas bas bağıran kapıları fark etmeyi ihmal etmişken, menteşeler, çiviler, gıcırtılar hayli hayli uzağındadır yaşantımızın. Ta ki, onlar bir sorun çıkarıp, kendileriyle umulmadık bir ilgi ve yakınlığa bizleri davet edene dek sürer gider bu ilişki/sizlik. İnsan hayatını kolaylaştıran ve ona konforlu mekanları sunan tüm gelişmelerin ortasında, ayrıntı kabilinden hesap gören menteşe gibi ufacık fakat, becerisi dünyalar kuran, dünyalar yıkan parçacıklar hiç yokmuşlar, olmamışlar diyarındadırlar sanki.
Fakat içinizde bu kadar ileri gidemeyenler olabilir. Onlara hatırlatmam icap eder ki, dili gıcırtılardan mebni menteşelerin, bu yazı biterken hepimize söyleyeceği bir şey elbet vardır: gıcırrrr..gıcııııııırrrrtt.
lamure dergisi
2009/06/27
iğneden ipliğe...
Mesela, yanlış hatırlamıyorsam bir özdeyiş olmalı bu hususta: ‘Her şey ismi ile müsemma olsa idi, iğneye diken, dikene de iğne denirdi’ türünden. Evet, hazır konumuz iğne iken yerinde bir girişle başlangıç yapmış sayılırım. Demek ki iğne isminin nesnesi ile bir müsemmalığı söz konusu değil. Hem, öyle farklı anlamlarda kullanıma açık ki iğne, sadece ‘iğne’ denildiğinde bile birden çok şey hücum ediveriyor zihnimize. Yine de hangi amaçla lafı edilse de iğnenin, bir ucundan canımız yanmıyor değildir bir anlığına. Doğar doğmaz aşılarla başlayan bu hikaye, yaşadığımız sürece farklı sağlık niyetlerine göre yiyeceğimiz iğnelerle devam ediyor çünkü. İğne yaptırmaktan korkanların çokluğunu düşündükçe, bu düşünce daha da oturuyor yerine.
Ama hayır, dedik ya, iğne denildiğinde akla ilk ve tek gelen elbette bununla sınırlı değil ve olamaz. Dikmek mevzu bahis edildiğinde, envai çeşit iğneler bir bir aklımıza gelmeye meyyal. Dikiş iğneleri dahi kendi içlerinde fonksiyonlarına yönelik çeşitlilikte ve adlarda sıralanıyor yani. Mevzu bazen ucun ve ince, bazen de derin ve acılı olabiliyor velhasıl. Ayrıca çeşitli alet ve edevatların, makinelerin çok önemli aksamı iğneleridir biliyoruz ki. Örneğin, kullanımları çocukluk dönemime denk gelen gramofonların, pikapların iğneleri bir kırılmaya görsün, işte bu eşyaların artık hiçbir işe yararlığı kalmamıştır artık. Öyle ki, iğnenin yenisi temin edilmeden bu zevkten yoksunsunuz demektir.
Ve tabi ki burada iğne yapraklı bitkileri, özellikle de iğneli hayvanları unutmamak icap eder. ( İğne yapraklı çam ağaçları, arı iğnesi, akrep iğnesi vb. ilk elden aklıma gelenler.)Şöyle iğne denli ince ve sivri düşünülecek ve pek çok şey hatırlanacak olduğunda daha da bir görürüz ki, dünyamız ve hayatımız ne fazla iğnelenmiş halde. Hele dilimiz, nasıl da benimsemiş iğneli bir yaşamı. Yeri gelir, bir ucu delik bu metal parçasının acı sivriliği gölgede kalır, dilimizin iğnelemeleri yanında. Yanılıp yakılıp elime atasözleri ve deyimler sözlüğü alacak olsam, bilirim ki iğne, batmadık, dikmedik yer bırakmamıştır. Sadece Türkçe’ de ki birleşik sözlere bakmak bile dikkate şayandır: İğne ardı, dikiş iğnesi,insülin iğnesi, kravat iğnesi, şeytan iğnesi, yelken iğnesi,yılan iğnesi, iğne yastığı, çatal iğne, çatallı iğne, kancalı iğne, karaiğne, mıknatıslı iğne, ağ iğnesi, çobaniğnesi, iğne oyası, iğne deliği, iğne iplik, olta iğnesi, yorgan iğnesi vs..
İğne ile ipliğin o biri birilerinden koparılamaz ilişkisi ise, zaten başlı başına bir güzellik. Güzellik diyorum çünkü, bir sevgi ve aşk vardır sanki yazgılarında; hafife alınamayacak ve her daim sürecek türden. İç içe geçmeye görsünler, ne harikuladedir bazı dillendirdikleri. Fakat, ilânihaye biz insanların eliyle kavuşturulmaları şartıyla. Bu vuslat bazen ustalıklı, narin bir ele, bazen de beceriksiz, kör bir ele kalakalmıştır. Halbuki uygunundan bir iğne iplik , güzelce birleşmelerin özlemi içinde kolayından bir araya gelmek isterler. Yeter ki siz, ipliği ucundan birazcık dudaklarınızla ıslatıverin, gerisi iğnenin işidir.
Az kalsın unutuyordum, üzerinizden çıkarmadan, elbisenizin bir tarafını dikmek istediğinizde, örneğin gömleğinizin düğmesini. Sakın ucundan koparılmış bir parça ipliği ağzınıza almayı unutmayın, bir yanı dudaklarınızdan sarkacak şekilde. Benim, içlerinde en çok sevdiğim batıl inançlardan biri de budur, zira…
lamure dergisi
kader burcu
ömer necati’ye
a.
Nesine yoğunlaştınsa o yarılır önüne
hangi kapının önünde durdun işte o açılır
yatakta ruh izi bırakan gövde ayrılır durur yıllar yılı düşüne
yalnızca hissedilir gözleri bağlı anlamı buruşuk gelen: hayat!
‘Allahın üzerinde yürüdüğü yoldur insan’: Şeriati.
‘insan alışkanlıklarının oğludur’: Mukaddime.
‘dilinin altında saklıdır her insan’: Mesnevi.
gibi taşırsın oğullarını
Düşün seyreldiği tülden bahçeler
mananın doluştuğu kablar
sızdırır soluğunu körpe şekiller
soluk ses sayıklamaları yerleşir tene
ya çocuktur ya da ağaç kıymıkları senelerce
fakat yedi tane soru anımsarsın
dokuz cevap söylenir koynuna
on üç nasihat ardından kurşun dökerler
koca karılar eşliğinde nazara...
göğsünün sol üstüne iz verir annen
burçlardan kuşku duyulması nicedir eski senin payına
aralık:oğlak:yetmişüç...
Bir kez tuttuğun yerden böylecene kırılmaz ve parlak
bir sağanak çeşididir kadınlar;
anne başlatır aşk ve yas törenlerini ilk kez
üç defa büyür cismin ile içinin mahremleri
doğudan başka batıdan başkadır lakin şakadır
silahsız kadının aniden öldüremediği
tam ortadan bir sağanak çeşididir onlar...
Anne dersin: gideyim kucak açmasın el kızı!
portekizli rahibenin mektupları tadında erik dalları eğilir boyuna
yüzüne şarkılar kediler değer
parmak uçlarında tanırsın toprak dipdiri
sımsıcak kalır tabanlarında ya;
bir kadın türküsü senin çocukluğun
bir kadın türküsü boyunca sürer ömrün
bir kadın türküsü çağrılır ardından
naylonların yağmur hışırtısına düştüğü aralık kapanır üstüne
azraildir meleğin...
aa.
Erken uçmanın mahsusluğu çocuğa göredir
söz gelimi
uçakla havalansın isterdi amcan oğlu
çok erken konuşturdu suskunluk içindeki ihtiyarı
istedin uçmayı bu yüzden yalın ayak yalın göğe
Sağ tarafına verirdin babanı
korkunun karanlık bağlantıları ihbar olunurdu bu sayede
çocuk gülüşünle karşısında saklanırken
gerisinde suratına sakal salan ayna
delikanlılık düşlerken kıblesinde kırışık yüzlü aslını gizleyen...
zaman hiç nazlanmamış senin terkinde
hakikate bir adım kala koparılmışsın
ana karnında başlar ve biter bu sayıklama
Rol gereği üst üste kalın kalın giyindiren
iklimlerde görüntün basbayağı emsaldi yaşıtlarına
ama kar fırtına tipi geceleri dağların ardına düşen
sıkı geçitler usandıran güne zalim kesilen
cam buğuları hatırlatan bellek
nerede başlar kime dayanır
nereden bileceksin yüzyıllar önce eleştirilmiş saf akıllar
thales öncesi felsefeye bir türlü şaşırmadın
diyalektiğin sokrates haline bile...
Unutmadın gene de tohum çuvalları kalır arasında havayla yerin...
yontuldukça biçimsizliğe yücelen kırmızı taşın şeklidir
gümüşten kaburgalarına vahyedilen din
kat kat örtüleri atıldığında eksilen kırılan anlam:
içinin taze peygamber dürtüsü...
belledindi ya elinin hareketi misal
yaratmanın içerden yakaladığın kan tadı
o sıra çelik yumruğa bozulan nefesleri verişinle yetesiye yarıldın
patladın çiçekler nezdinde
gül denli karanfil denli lâle denli...
Yetmedi yağış bıraktın yere toza
köze göğe kapıldın nicedir
çiy denli buğu denli şiir denli
hayatın anlamını sorguladığından itibaren
hastalığı tesciller freudyen psikanaliz
ışığını köreltene değin sağalttıkları hayvan
yaralı öteki dağın uluması yani
sebep olsun şiirine
kan ve görkem kat kat kat...
sonra tarih anarlar şimdinin zamanını
uçurum yeni açılmaz
gövdeler burada arasız
burda arsız
hadi göster işaretini...
amour fati.
yenizamanlar dergisi sayı:1
www.cemaat.com
doymamış ses:şiir ıı
('Modern Türk Şiirinin Doğası', Ebubekir Eroğlu)
Sanırım, yarın yaşanabilirlik kabilinden nelerin cereyan edeceğini, vuku bulacağını bilebilmek, bugün devindiğimiz alanda neleri yapıp yap(a)madığımızı seyretmektir en fazla. Varlık olarak ortaya koyamadığımızdan ötürü hakkında bir şeyleri bilmekten uzak kaldığımızın bilgisi dil aracılığıyla kurgulanır. Bu kurgu yapısı gereği dilseldir. Özellikle de nesnesi olmayan varlık-landırmaların varlık’ı tümüyle dile dayalıdır. Bilinemezin karşıtı olması yönünde bilinebilir kıldıklarımız, seyri mümkün olabilene ilişkindir. Kendim hakkındaki bilgim, varlığımın bilinebilirliği, varoluşumun seyrini bir süreliğine keserek geriye doğru birikenleri durduğum an’a gelene dek seyredebildiğime yönelik kabulle mümkündür. Kısacası, hakkımdaki bilgi seyredebildiğim yanıyla, ondan ibarettir denilebilir. Seyredemediğim her şey, benim onu bilmemden ötededir. Örneğin ölümüm, ben onu seyredemeyeceğimden, bilgisini asla edinemeyeceğim sonumdur(!). Doğumunu ve ölümünü seyretmekten yoksun kaldığımız ben’in bilinemezliği mukadderdir.
Başlangıç ve son arasındaki seyirlik var-oluş dilseldir ve bu yüzden de kurmacadır. Asıl hikayemiz, bütün hikayeleri Varedenin tasarrufunda ve onun mülkündedir dolayısıyla. Söz konusu kurmacanın esas unsurları önümüze serilen, bazen de bizatihi sunulan gerçeklik ve dilden ibarettir. İnsana özgü akıl ve irade melekeleri, gerçeklik ve dilin tabiiyetindendirler. Gerçeklik ve dil ile ilişkiye zorlandığım yahut ihtiyaç duyduğum düzlemde bütün sözleşmelere aykırı tutum ve davranışlarım kendine bir dil ediniyorsa, artık gördüğüm, işittiğim ve söylediğim şeyler şiire inkılap edecek demektir. Şiir, yüzü hakikate dönük olandır, adımları ona vasıl gayesindedir. Seyri namümkün hakikatinseyrine şiiri koşmak bir parça özlem giderme kabilindendir hitamında.
Bundan ötürü, gerçek olandan, gerçeklik’ten olası bir nedenle, herhangi bir şekilde söz açtığımda, onun hakikat ile direkt bir bağıntısı olmadığını, olamayacağını peşin peşin belirtmeliyim. Üzerine söz söyleme imkanı bulduğumuz, hatta şartları ve sınırları zorlayarak imkanlar devşirdiğimiz dil’in yurdunda yalnızca gerçeklik’ten dem vurabiliyoruzdur. Hakikat dil’e çağıramadığımız hakikat’liğini koruya ve saklayadursun, bütün’den dış-talanmak bir adım ötede parça’lanmaya dönüşecek, neden sonra dil, her parça’lanmışın evliğini, ev sahipliğini kendiliğinden üstlendiğini belli edecektir. Bu durum karşısında kimsesizliğine ve örtüsüzlüğüne ev edindiği dil çatısı altında parça kalarak varlığa, varolmaya koşulmuş olanın dil evinden yükselttiği, ünlediği ses, parça-varlık’ın iniltileri ise, yankısını bula bula çağları ve kıtaları kat eden bu ses yiteceği son’a kadar büyük kulak’ı dolduracağa benziyor.
Bu yönüyle parça’nın gerçeklik ve dil ile maruz bırakıldığı komşulukta marazi hâl, bazen dikkatli gözlerden, çoğunlukla da incelmiş hassas yüreklerden gayrısına dokunmuyor gibidir. Git gide ihanet’e varan bu bir aradalıkta parça’nın yazgısına denk gelen, gerçeklik’in çıplak görünürlülüğü mü yoksa dil’in savladığı mı bunu kestirmek hayli güç. Parça’nın sesi son kertede şiir olarak yükseldiği vakit, bir bakıma ihanet edenini de arıyor ve onu cevaplıyordur sanki. İzahına yeltenilen ihanet’in açığa çıkarılması zor olsa da elimizde kendine ait bir fotoğrafı bulunmasa da robot resmini çıkartabilmek ne derece mümkün acaba?
Her parça, parça’lanmış parça’lılığını kemale erdirebilmek çabasında, ilkin parça olarak görünürlüğe, orada bulunmaklığa ve son aşamada görünürlük öncesine rücu ederek döngüsünü tamamlamış sayılır. Birinci evrede parça’nın ilk temasa sokulduğu dil midir, yoksa gerçeklik mi? Bunu bilebilmek bir yana, gerçeklik ile dil’in aynı şey üzere mutabakatı tespit edilemedikçe, parça bunlardan birinin yahut ikisinin birden oyununa gelecektir. Şimdi buna bir de parça’nın kendi hesabına bir oyunu ve emeli olduğunu da katarsak, ortaya belki de üç başlı, üç ayaklı bir ihanet resmi kondurmak mecburiyetinde kalırız. Kimin hangisine, nerede ve nasıl ihanet’e kalkışacağı belirsizlikte şiir bizlere neleri söyler/söyletir?
Dil’in olanaklığı parça’nın karşısına konumlandırıldığında bir nebze daha netleşir ki, parça’ya özgü ses, dil’in tek ve biricik maddesi ve malzemesidir. Dil’in neredeyse tümden metaforik yapısı, parça’nın elinde şiire yoğrulurken şair-parça’nın elindeki imge kılıcı, adını intikam olarak sabitlemese de, şaire ihanet’in hesabını sorma fırsatını verir; ister dil ister gerçeklik olarak ona sunulana karşı. Yukarıda bahsi geçen oyun, şair sayesinde bozulmuş ve/veya bir kez daha başlatılmıştır denilebilir.
İmge sayesinde doymuşluğundan silkindirilen dil, hürlüğüne dikkat kesilerek dil ile dansına imkan bulmuştur. Doymamış ses, imge ile yeri geldikçe sırt sırta, iç içe, dış dışa yeri geldikçe de biri birilerinin yerine geçen olarak şairin gözünü açtırmışlardır. Elbet, teshir gücünden mütevellit tesirinden bahsedebilsek de şiir, bu aralıkta güzel, uslu, süslü-bezeli söz söylemek oyunundan düşmüştür. Yalnızca şiirin söyleyebildiğini, başka türlü söyleme imkanı bulabildikse, bir önceki söyleyiş şiir gömleğini çıkarmalıdır. Şairin şiiri ile ne söylemek istediğine ilişkin izaha zorlandığında bize söyleyecekleri toplamı, seçilmiş aynı kelimeler, imgeler etrafında döner dolaşırsa, açıklama umanın elinde şairin şiir olarak söylediğinden ötesi yoksa, böylece içi de rahatlar şiirin, biçemi de. Burada muhakkak hatırlanmalı ki, şiirsellik hemen her yer ve şeyde karşılaşabileceğimizse de ender bulanandır şiir.
Gerçeklik ve dil, dolaysız ve kendiliğinden bir şeyler vermiş değil muhataplarına. Bahsedeceği bir hakikilikten daima yoksundur ve yoksunluğudur onları ölümün kapısına dek götüren, eşikten bir adım içeriye sokmayan. Verdikleri / verecekleri tam manasıyla bir yaşam değilken, tam bir ölümü de sunmaktan uzaktır özgüllükleri. Kaldı ki, yaşam ile ölüm arasındaki bütün yükselti ve eksiltiler enlemesine ve darlamasına, uzam ve uzay bolluğunda gösterenini ve göstergesini ıskalamıştır. Gerçeklik ve dil’den maada elemanları bulunmayan yeryüzü barınağında yine onlar vasıtasıyla inşa edilebilecek her şey, sekülerliğini itirafa şartlı kalmıştır. Önce ve sonra ile, iç ve dışla bağlantılarını kuramamış sistemin yapısal dinamikleri başkaldırı ve isyana yeltendiğinde kısa devreye zorlanacaktır bir nevi. Şairler, gerçekliği ve dili sistem içi mutabakatından caydıracak adam akıllı avare’liğe makes tutumlarıyla, bir yerden sonra at sineği rolüne en uygun adaylar olarak anılacak eşhastır. Gidişatın rahatını bozarak, kendi hakikatine açılan tüm kapı ve pencereleri gerektiğinde sonuna kadar aralayıp, hakikatin hücumuna maruz kaldığında, gerçeklik adına bir bedenden, dil adına şiirden gayrı bir varlığa sahip değildir artık şair.
Dile yuvarlanan yahut dil ile yuvarlanmaklığı bakımından insan, düştüğü / düşürüldüğü dil zemininde bir müddet sürünmesi, emeklemesi haricinde yetileri sayesinde kolayından ayak-lanmıştır. Varedenin öğüdü ve önde gidenlerin esinlediği adımlarla dönenip durduğu dirim mekanında bugün tıpkı kenarda bir sahnede, yarın ise mahşerin göbeğinde bütün söyleyeceklerine karşılık değil, yerinde ve özlenen bir suskunluğun temsili olarak şiire bel bağlayacaktır.
Bu manada şiir, birer yanılsama olduklarını unuttuğumuz yanılsamalar olan gerçeklik ve dilin tuzağından uzaklaşmanın biricik teminatıdır. Can sökücü sorulara cevap beklenilen, hesap vermelerin güçleştiği, belki tersine döndüğü bir sorgulamada, söylemekten, cevaplar yetiştirmekten ötürü tüm kazanımlarını yitirme riski taşıyanın susmayı becerebildiği dilidir şiir. Kafka’ nın Dava’lısının ne sebeple, kim tarafından, hangi amaca yönelik yargılandığını ve cezalandırıldığını bir türlü öğrenemediği yalnız bırakılmış dünyasında, bağlamı sökülüp atılmış düzlemin en ortasında dilin toptan imkanlarını seferber etmek dahi çıkar yol bulamayacaktır. Dil bir çırpıda kendini hükümden düşürebilmekte, menfaati mucibince görünmezliğe sıvışabilmekte, gerçeklik ise yanılsamalarının bilmem kaçıncı perdesini sahnelemek üzere çoktan hazırdır oyununa.
2009/06/26
doymamış ses:şiir ı
“Düzyazıda sözcükler, diğer anlamlarının yok edilmesi pahasına, mümkün olan anlamlarından sadece bir tanesi ile anlamlandırılma eğilimi taşırlar.Bahçe beli bahçe belidir.’’
Octavio Paz - Yay ve Lir-1/ Şiir Nedir?
Şiirin yer yer ağdalı, gizemli, örtülü, anlamı kapalı artistik sesi için kullanmayı uygun gördüğüm doymamış ses nitelemesini amacım doğrultusunda burada deneme/k istiyorum. Kaldı ki, şiirin kendine özgü otantik sesi ile düzyazı ve gündelik dilin sesi arasındaki ilişki ve karşıtlığı dillendirmek üzere aynı düzeydeki seslerin yapısal farklılıklarına işaret ederek de savımı serimleyebilirdim. Şiirin sesi ile dışındaki seslerin nüansını ortaya koyabilmek, söz konusu seslerin ırasındaki mesafeyi açığa çıkarabilmek bakımından ses ve doymamış ses ayrımına burada duyduğum gereksinim ise tek başına anlaşılmayı kolaylaştırmaya matuftur
Düşünce ile ses’in taşıyanı olması hasebiyle dil, canlılar içerisinde yalnızca insana özgü konuşma yeteneğinin bir aracıdır. Konuşmak, insanların düşünce, duygu ve isteklerini dil vasıtası ile açmalarının, açığa vurmalarının en gelişmiş yoludur. Nihayetinde dil, seslerden müteşekkil dizgenin kullanımı sonucu kişiler arası bildirişimin sağlayıcısıdır da. İnsanların bitmez tükenmez uğraşları ve çabaları neticesinde düşünce ve duygular, dilin sunduğu imkanlar nispetinde en gelişmiş ifadelerini aramaya ve dahi bulmaya devam edegelmektedir. Mahut uğraş ve çabaların aralıksız tekrarlandığı ve denendiği alan olarak edebiyat; ve her nedense edebiyattan söz açıldığında ilk sırayı temellük edinmiş şiir üzerinedir bu satırlar.
Sırası gelmişken dile getirmeliyim ki, hem ait olduğu dalın sınırlarını ihlal edercesine alanı genişletmeye iştahlı, hem de dahil olduğu bütünü kapsamaya çalışacak denli cesur ve pervasız tek sanat türü şiir olsa gerek. Varlığından ve gerçekliğinden söz edebileceğimiz her şey gibi şiir’in de nerede ve nasıl doğduğu, varoluş sürecinde aşamalarının her birinde farklı farklı amaçlara atfedildiği ve giderek her söz sahibinin diline uygun izahlara açık olacağı ortadadır. Çağlar boyu insan türünün dünyadaki yolculuğuna eşlik ede gelen şiir, seyir sırasında varacağı duraklarda, manevra yapacağı dönemeçlerde envai çeşit kılıklara bürünmüştür, bürünmektedir.
Bu yolculuğu şu ân durduğum kavşakta, bakışlarımın kazanabildiği irtifadan bana görünürlüğü nispetinde resmedebilirim olsa olsa. Kaldı ki, ne denli uzun laflar edilebilse de, dikkatlerimizi bütüne değil kısımlara teksif edebiliyoruzdur enikonu. Bir şey’e ilişkin tüm şey’leri dillendirmek insanı aşan niteliği ile önümüze dikili haldedir. Bu bağlamdan olmak üzere, şiire dair bahsedebileceğimiz tüm ifadeler, bakışlarımızı saldığımız yerin konumunu ve duruşumuzu ve tabi ki nasıl baktığımızı ele verecek. Dolayısıyla o’na dair neleri söyleyemeyeceğimizi de ifşa ederek çizgilerimizi belli edecek. Ve dahası, sınırlarımıza dışarıdan baskı ede ede darlığımızı itirafa koyulacaktır.
Burada değineceğim yönüyle şiir, sadece ses ile kurduğu ilişkide temayüze çalışılacaktır. Bir edebiyat türü olması, diğer türlerle bağıntıları, yapısına ilişkin hususiyetleri, geçirdiği evreler ve evrimi başka başka düzlemlerde derinlikli ve tafsilatlı incelemelere müsait ve muhtaç.
Madem ki, konuşma denilen en insani edim, ağzımızdan çıkardığımız türlü seslerin anlamları olduğunu kabul ettiğimiz karşılıklarla denkleşmesi ve bu karşılaşmaların türlü kurallar ve bir sistem içerisinde dile evrilmesi sayesinde oluşuyor. O vakit, söyleyişimizi imkanları ve derinliği nispetinde şiire kalbedebilen ses, bir takım nüansları ile konuşma dilinden bir kesinlik ve netlikle ayrışmaktadır.
Seslerin söz(cük)leşerek anlam alanında hizaya çekilmeleri ortak bir dil tesisi bakımından zorunluluk olarak görülmektedir. Bir dilin anlam ile eş zamanlı yürüttüğü birliktelik, seslerin doyurulabilmeleri ile ilintili olsa gerek. Kanımca, doymuş bir ses dilin mutabık olunan anlam alanına denk gelmesi ve örtüşmesiyle ölçülebilir. Düzyazı yahut günlük konuşma dili, iletici ve alıcı bağlamında meramını bulmuş ve dolayısıyla doymuş sesler manzumesi olarak görülebilir. Yani, ses anlam ile kurduğu ilişkide o dili kullananlarca anlaşılma ölçüsünde doyuma ulaşmıştır. Sesin anlamla ilişkisinde savladığım bu örtüşme, beni sesin doymuşluğuna kanaat ettirse de, esasen bu benden önce ortak dil savunucuların bir inancı ve kabulü olmalı. Aksi taktirde varlığı gereği sesin hep açlığına hükmetmek durumunda kalırız ki, bu da zaten söz konusu açlığa kulak verebilme cesaretinden ötürü şairi doymamış/doymayacak ses’e yakınlaştırır ve ona kucak açtırır.
Öyleyse açıktır ki, şiirin sesi anlam ile icra ettiği üst-dil’de, alıcısını konuşma dilinde olduğu üzere bir hamlede bulamamış ve doyuramamıştır. Bu yüzden şiirin sesi için doymamışlığına vurgu yapmak yerinde olacaktır. Doymuşluğunu düşündüğüm sesin duruluğu, bayatlığı ve bungunluğu şairin dirim dolu, alçalan kabaran iç dünyasını tam olarak yansılayamayacaktır. Doymuşluğun ve devamında, mutabık kalınan anlam dünyasının çeperlerini aşarak şair, doyurulmamış ses ve anlamların uzağında kendi sesini ve dilini en savaşçı görüntüsüyle tedavüle sokacaktır. Bir dil savaşçısıdır çünkü şair. Doğduğu, geliştiği dil coğrafyasını hem bir daha keşfe koyulurken hem de fetihlere açılacaktır o. Korkaklığın ve sinmişliğin hatta bezginliğin topraklarından görkemli, gösterişli, güç bulunur, yeni ve yenileyen bir ülke varedecektir kendisine. Doymamış ve doyurulamayacak sestir şiirinki. Sesteki bu açlık durmadan yinelenen, sonsuzluğu mecbur kılan yaratıcı sesin bazen sanki bizzat kendisi bazen de devamı niteliğindedir. Şairin doymamış sese duyduğu ihtiyaç, onun doğasında vardır. Varlığını müjdelemesi bu sese olan akrabalığından gelmektedir. Şairin dili, neredeyse gündelik dilin içerisinden hayat bulmuşçasına kullanışlı ve ama yenidir, bundan ötürü de normal insanlara o denli yabancıdır. Yeni olan daima yabancılanır, garipsenir ve zaman zaman da yadsınır şair dışındakilerce. Bu, aynı vakit bir insan olarak şairin diğerleri karşısındaki duruşunu ve yerini de mümkünler. O, artık doymuş ses/dil düzleminden değil, doymamış ses/dil yükseltisinden katılır var-oluş’a.(suskunluğa varasıya yahut dilin tutulacağı dakka’ya dek) Olmak, olu-vermek yaratılışın içinden yaratıma kalkışmak ve katılmak anlamındadır. Şiiri kendi doğasından uzaklaştırmadan kurabilen has şair, şiirsizlikten kıvranan sözde şairlerin elinden sesi/dili ve hatta şiir severleri bile kurtaracak olandır.
Bir şey’e kalkışmak onu farketmek, ona dikkat kesilmek ve devamında onu irade etmektir. Şairin şiire kalkışması onun nerede bulunduğunun ve nasıl durması gerektiğinin önemini ve ayrımını da verir bize. İç’den ve dış’dan bir arada kuşatılır şair ve şiiri. O, hem hazır olan, bulunan ve amade olanken hem de hazırlayandır, hazırlayıcıdır. Kalkışmak ve katılmak en insani vasıf olabilecekken, yüksek şuur sahiplerine verilmiş bir payedir de. Şair bunun ne kadarını nasiplenecektir şiiriyle, asıl mühim olanı budur zaten!...
Ağustos 2006 'Yeni Zamanlar' dergisi
www.cemaat.com
Blog Arşivi
Hakkımda
- sebahattin karatepe
- Sivas,Erzurum, Turkey
- cahildim bazı. bazı acemi. hem öyle kalmaktı derdim hem öyleyim önceden sonradan... anlamadım saydım bu yüzden şımartılan her çukurun yükseltisi aklımın gezdiği yürüyüştü. başladığı yeri bulamadım insanın, çok gezdik ben ve yaşlı gölgem.
